Monday, December 31, 2007

Ovul's Soda Pop!



2007'de en çok dinlediklerimden. Biraz da gerdan kıralım...

Saturday, December 29, 2007

handala


bu figürü ilk defa filistin bayrağıyla birlikte öbür yüzünde mescid-i aksa olan -anahtar şeklinde- bir anahtarlıkta gördüm. sonra birtakım arabaların tamponunda. adı Handala'ymış.
"This child, as you can see is neither beautiful, spoilt, nor even well-fed. He is barefoot like many children in refugee camps. He is actually ugly and no woman would wish to have a child like him. However, those who came to know 'Handala', as I discovered and later adopted him because he is affectionate, honest, outspoken, and a bum. He is an icon that stands to watch me from slipping. And his hands behind his back are a symbol of rejection of all the present negative tides in our region."
Handala'yı yaratan Naji Al-Ali Filistin'in İsrail baskısına direnişini çizmiş. yıllarca oradan oraya sürgün gitmiş. bir sürü ölüm tehdidi alırmış. sonunda londra'da çalıştığı gazetenin önünde bilinmeyen kişilerce öldürülmüş. buradan sonrası sizin okumanız. bu karikatür bana çok şey söylüyor.

Friday, December 21, 2007

desert rose














selfportraitwithturbanseries no:2

sheltering sky



Wednesday, December 19, 2007

bayram şekeri







from selfportraitinturbanseries
bayram sekeriniz

Sunday, December 16, 2007

postcard from qatar

no labels please!

sandy silence, a lively chorus of muezzins, buses full of immigrant workers, flat roads going on for ages, 4x4's, mega shopping malls with designer brands, shiny streets full with lonely workmen on friday evenings, luxury skyscraper hotels, women in black talking with their eyes, artificial islands for residence, bars -foreigners only, museums designed by startechts, an ongoing construction of "five star" future in desert

Oyun/bozan


13-14 Aralik'ta Mimar Sinan Oditoryumu'nda ölümünün 30. yılı dolayısıyla bir Oğuz Atay sempozyumu düzenlenmiş. Gidenlerin anlattığı kadarıyla Atay'a hak ettiği saygıyı gösteren iyi bir sempozyum olmuş. Kadroda yok yok Jale Parla, Sibel Irzık, Fatih Özgüven, Murat Belge, Oğuz Demiralp, Elif Şafak, Selim İleri, Orhan Koçak. Orada olmayı ve sempozyumu takip etmeyi çok isterdim. "Tutunamayanlar"la geçirdiğim ruh daraltıcı, köşeye sıkıştırıcı, sorgulattırıcı ve zihin açıcı günlerin ayrı bir yeri var. Fatih Özgüven'in üzerine konuştuğu "Unutulan" hikayesini okuldayken İngilizceye çevirmeye çalışmıştım. Ahmet Hamdi Tanpınar, Yusuf Atılgan, Bilge Karasu, Oğuz Atay; şu memlekette birey olmaya, birey olarak hayatı algılamaya ve analiz etmeye ilişkin hem duygusal hem düşünsel bilinçaltı.

Umarım sempozyum kitabını bekletmeden çıkarırlar.

Fırat Yücel'in sempozyum notlarından kısa bir alıntı. Kendisine teşekkürlerimle:

"Selim Ileri'nin konusmasi ise cok ic aciticiydi. Kendisi zamaninda 70'lerde Oguz Atay'la iyi arkadasmis, seyrek bulusurlarmis ama cok yakin hissederlermis birbirlerine karsi. Neyse sonra 76'ya dogru Selim Ileri'ye bir gazeteden "edebiyat camiasi dedikodularini yazacagin bir kose verelim sana" demisler ve bu da para kazanmak icin kabul etmis. Simdiki magazin
yazilarinin falan ilk haliydi, yani bugunku dedikodu cilginligini ben baslattim, dedi, biraz da utanarak. Ama para kazanmam lazimdi... Neyse sonra bir gun Oguz Atay ve esini Bodrum'da goruyor ve Atay ona "Bodrum'un eskisi gibi olmadigindan, cok yozlastigindan vs." bahsediyor bi dost muhabbeti esnasinda. Selim Ileri kendi deyimiyle de baya igrenclik yapip kosesinde
Oguz Atay'in bu laflariyla dalga geciyor, onu yerden yere vuruyor, asagiliyor vs. Gercekten igrenc bir sey yaptim, dedi, ve bunun vicdan yukunu hicbir zaman uzerimden atamadim. Neyse sonra, Oguz Atay'in hasta oldugu, olecegi anlasiliyor ve Selim Ileri hatasini anliyor ve "Oguz Atay'a saygilar" adli bir yazi yaziyor bir gazeteye ve o yazida ozur diliyor. Oguz Atay yaziyi okuyor ve Selim Ileri'ye, bunlarin onemli olmadigini, onu affettigini belirten bir mektup yaziyor. Birkac hafta sonra da oluyor. Selim Ileri, sonradan Halit Refig kendisine Atay'in mektuplarini gosterdiginde, Atay'in bu yazidan ne kadar etkilenmis oldugunu, bunu ne kadar dert ettigini o mektuplarda goruyor ve iyice yikiliyor. "Sanki onu olume goturenlerden
biri de bendim". Sanki toplu bir gunah cikartma seansi gibiydi her sey, acayip bi sessizlik... En son su sozleri soyledi: "Yani boyle bir insandi, olum doseginde bile bir hiyari bagislayacak kadar buyuk bir insan". Sonra agladi ve salona baktigimda pek cok kisinin agliyor oldugunu gordum."

Amargi Kitabevi!

bianet Amargi'den sosyolog, yazar, kadın hakları savunucusu Pınar Selek'le söyleşti.

Amargi Kitabevi'nin çıkış noktası nedir?

Amargi feminist analizle feminist politikayı birlikte geliştirmek isteyen bir örgüt. Feminizm anlayışımız ataerkilliği milliyetçilikten, heteroseksizmden, militarizmden bağımsız görmeyen bir anlayış. Yaşamı, yaşadıklarımızı yeniden yorumlamak için feminist analizi geliştirmek istedik. Çünkü genel anlamda teoriden uzaklık durumu var. Günlük politikaların içinde çoğu şey kişiselleşiyor, ya da doğru çözümlenemediği için sahici politikalar üretilemiyor.

Biz de "cebimizdekileri yolda yiyelim" demedik çünkü tükeniyorlar. Yaşamı düşünerek yaşamak, hayatı düşünerek değiştirmek, sonra yeniden düşünmek... Sözün özü düşünmek ve yaşamak ayrı şeyler değil.

Amargi Dergi deneyimi size ne kazandırdı?

Zaten bu işe seminerlerle, atölyelerle, söyleşilerle, feminist derslerle başladık, sonra onları kitaplaştırdık. Kadın hareketinde mücadele deneyimlerini anlatan Özgürlüğü Ararken kitabını çıkardık.

Bir yandan eylem yaparken bir yandan bu işlerle uğraştık. Dergimiz bütün bu birikimlerin ve analiz ihtiyacının üzerine oluştu. Teorik bir dergi dağıtımı olmadan 2 bin satıyorsa hele de bu dergi feministse ve de popüler değilse şaşırmamak elde değil.

Dergi aktif bir okur topluluğuyla karşılaşmamızı sağladı. Okur buluşmaları düzenledik. Çok fazla kadın yazmaya başladı. Çoğunu yayınlayamadık bile. Eylem, kitap, seminer, dergi derken kadınlar bize daha çok değmek istediler ve daha interaktif bir buluşma mekanına ihtiyaç duyduk.

Yani kitabevine?

Feminist kitapların yaygınlaşması ya da bilinen/bilinmeyen kadın yazarların topluma tanıtılması çok önemli. Fakat diğer yandan da feminist gözlükle seçtiğimiz ve dünyayı analiz etmemizi kolaylaştıracak
Örneğin Michel Foucault, Irvin Yalom, Murray Bookchin'den Aras yayınlarının Ermeni Tarihi'ne Belge'nin, Ayrıntı'nın ya da Metis'in bizim için önemli kitapları var.

Sadece bir kitap alışverişi değil bir ihtiyacı da ortaya çıkartmak istiyoruz. Bundan sonra yayınlayacağımız kitapları ya da yapacağımız faaliyetlerimizi yönlendirecek ya da kadın yazarlarla okurların buluşmasını sağlayacağız, metin okumalar yapacağız, daha etkin bir iletişim kurmayı amaçlıyoruz. Birlikte okuyacağız.

Bütün bu kitapları nasıl bir araya getirdiniz?

Üç ay önce karar verdik. Biraz delilikti. Sermaye yoktu. Çevremize amacımızı anlatıp bağış kampanyası başlattığımızı duyurduk. Birisi iki aylık kiramızı üstlendi, diğeri buzdolabını verdi, mesela Şükran Soner ocağını verdi, rafları bir yayınevi verdi, boyayı biz yaptık, komşumuz eşyalarımızı taşıdı, esnaf yardım etti. Durup baktım ve bu "çağdışı" bir durum dedim. Eski gelenekler canlandı.

Kitabevinde yayınevi kitaplarının yanı sıra sahaf bölümü de var

Kadınlar evlerindeki kitapları getirdi. O kitapları biz 3 YTL ya da en fazla 5 YTL'ye satacağız. Ucuz kitapların paylaşıldığı bir yer olacak.

Türkiye de kadın yayıncılığını nasıl görüyorsunuz?

Genel olarak yayıncılık zor durumda. Kapitalizmin de etkisiyle popüler olan satılıyor. Düşündüren, politik, sorgulayan eserlerin durumu vahim. Üzerine kadın sorunlarını tartışan erkek egemen sistemi sorgulayan kitapların kendine yer bulması çok daha zor.

Ama 90'lardan sonra kadın hareketinin kazandığı ivme aslında bu konuda dayanışmayı artırdı. Amargi Derginin başarısı da bir gösterge. Hareketin gelişimiyle analiz gücünün feminist yayıncılığın gelişeceğini de düşünüyorum. Çünkü akademilerde üretim gücü var, varolan tezlerin biraz yaygınlaşması bile aydınlamaya neden olur.

Kadın yazar olmak üzerine ne söylemek istersiniz?

Tüm alanlardaki kadınlar gibi... O kadına çeşitli anlamlar yüklenir ve beklentiler oluşur. O rolleri oynaması beklenir. Onun kendine biçilen misyonu, cinsiyet kalıplarını sorgulayıp bu konuda söz söyleme çabası içinde olduğunda o zaman bir şeyler çatırdamaya başlar, yalnızlaşabilir mesela

Kadının özgün deneyimleri vardır kesinlikle. Bu özgün deneyimlerden süzüp çıkardığı paylaşabileceği çok önemli şeyler vardır. Kimselerin bilmediği özel direniş mekanizmaları vardır. Onları dillendirmesi önemli. Ama biyolojik kaynaklı özel bir kadın dili yoktur.

Aslı Erdoğan ya da Neşe Yaşin örneğinde olduğu gibi kadınları çok çabuk mahvetmeye müsait bir durum var. Toplumun karşısına magazin objesi olarak getirilebilirler. Orhan Pamuk'a farklı Yaşin, e, Erdoğan'a ya da bana faklı saldırılır. Politik saldırıdan çok cinsiyetçi saldırılar maruz bırakılıyorlar diğer kadınlar gibi.

Ancak feminist yayıncılığın sorunlarının ve bu meselelerin çözümü örgütlenmeden, dayanışmadan geçiyor.

Güçlendiğimizde biz kendi ağımızı örmüş kendi patikamızı çizmiş olacağız. Hem kadın yazarlar hem okurlar hem hareketteki kadınlar ve bütün kadınlar yararlanacak. Ama feminizm herkes için geçerli. Herkesi özgürleştirecek.

Amargi "tekrar tekrar düşünerek" nasıl gelişti?

"Yaşamak en önemli akademik faaliyettir" dedik. Biz aslında akademik faaliyeti olumlu görmüyoruz, politika yapmak istiyoruz. Ama bu sözle ters yüz ettik, ayrıca diplomamız olmasa da Amargi hepimize okul oldu. (EZÖ/TK)

Wednesday, December 12, 2007

Monday, December 10, 2007

fotografini koymak da yasak mi?

halk ozanı kaan sezyum parmak basmış:

"Peki geçtiğimiz hafta bu kadar gerzekçe ne olmuş olabilir? Ailemizin sansürcü sansarı RTÜK, şimdi de Seyfi Dursunoğlu'yu, yani Huysuz Virjin'i yasakladı. Evet, evet bildiğiniz yasakladı. Hani hep 'Teoman yasaklansın, Bülent Ersoy yasaklansın, Kayahan'ın şarkı içinde şiir okuması yasaklansın, İsmail Türüt'ün nohut gibi terlemesi yasaklansın, Mehmet Ali Erbil'in pantolonları erbillemesi yasaklansın, Uygur Kardeşlerin komik olmaya çalışması yasaklansın, Atilla Taş'ın ağlaması yasaklansın, Caner'in sigara böreği gibi cam bardak yemesi yasaklansın' diye yazarım ya, RTÜK'ün 40 yılın başında şeyi şey olmuş, birden cart diye Huysuz Virjin'i yasaklayıverdi.
Peki neden yasaklandı bu Huysuz Virjin? Seyfi Dursunoğlu neymiş efendim gençleri eşcinselliğe teşvik edebilirmiş... Ba ba ba baaaaaa! (Tamer Karadağlı şeklinde şaşırma şeysi)... Gençliği kötü etkilermiş.
Ya bu RTÜK ne kahraman bir şeymiş! Ne harika bir insanmış da Türk gençliğini korumak gibi devasa bir amaçla, şakasına tekrar ediyorum - şakasına kadın kıyafeti giyip onunla bununla dalga geçen bir karakteri yasaklar. Ha bir de işin bu boyutu var. RTÜK burada bir insanı değil, bir hayal ürününü yasaklamakta. Düşünceyi yasaklamakta. Seyfi Dursunoğlu değil, Huysuz Virjin yasaklanıyor.
Bunu yapan insanlar "Aman gençlerimiz *bne olmasın" ya da "Şimdi bu adama özenip gençlerimiz *bne filan olur, aman aman" diye düşünüyorlar herhalde. Neden *bne diyorum merak ettiniz mi? Çünkü böyle yasakçı bir kafa eşcinsellikle barışık değildir. Bu durumu aşağılık bir bozukluk olarak görür. Kendisi gibi olmayana *bne der. Statlarda tüm futbol takımları, tüm futbolcular *bnedir. Beğenmediğin davranışları yapan arkadaşına "*bnelik yapma lan!" dersin. Huysuz Virjin de işte yasakçı kafalarda demek ki bayaa *bne. Hatta *bnenin önde gideni, bayrak sallayanı. Kes yapıştır, yasakla! Acaba Huysuz Virjin fotosu basmak da yasak mı? Ya bir de gençler niye böyle bir parodiden özenilecek bir durum sezip cinsel tercihlerini değiştirsin? İnternet diye bir şey var. Kısa bir sürede onu da yasaklayacaklar zaten. Daha birkaç ay önce Ahmedinecad "İran'da eşcinsel yoktur" dediydi ya... Hani herkes onunla dalga geçmişti ya... İşte şu anda durumumuz da aynen o...
Pekiii, bu kafaya girdik bir kere, bari biraz zevk alalım. Mesela RTÜK politikacılarımızı hangi sebeplerle yasaklayabilir?
Mesela yolsuzluk yapan bir devlet büyüğümüz de gençlere yanlış örnek oluyor diyerek yasaklanabilir mi? Ya da onu bunu kafasına göre vurduran pop ikonlarımız, gençleri adam olmaya özendiriyor diyerek yasaklanabilir miydi? Ya gerçekten anlamıyorum bu kafayı. Kafayı taktım sana, anlasana. Acaba Huysuz Virjin ekranlara çıkıp ezan mı okusaydı? Bir oluru yok mu bu işin memur bey?
Bu yasak Huysuz'a gelmedi, bu yasak hepimize geldi. Sana, bana, ona, şuradakine, oturana, konuşmayana, dırdır edene, susana, susayana, yiyene, sçana, içene, içmeyene, örtünene, örtünmeyene, dekolteliye, frikikliye, memeliye, memesize, omurgalıya ve omurgasıza...
Hepimize."

ilgili olarak:
http://www.bianet.org/bianet/kategori/medya/103344/rtuk-huysuz-virjini-gizlice-yasakliyor-ama-pes-etmiyorum

Saturday, December 8, 2007

gunun notu

viyana'daki turkish delight krizinden son haber. kunsthalle karlsplatz proje alanındaki heykel kimliği belirsiz kişilerce yıkılmış! haberi yeni şafak sevinçle vermiş, heykelin yalnızca türbanlı kısmını göstererek.
yeni şafak'ın buradaki versiyonu die presse ise bir ay önce heykelin basel'de sergilendikten sonra istanbul'daki bir koleksiyoncu tarafından alındığını, istanbul'daki yeni bir modern sanat müzesinin de ilgilendiğini aktarmış metzel'in ağzından. (o kadar çok ki hangisi acaba?) meraklılarına duyurulur. herkes cevval cevval yorumları dökülmüş haber altlarında sözlüklerde...
valla burada işler bir garip. kendilerinden başka yabancının gelmesini istemeyen türkler gider azılı faşist partiye oy verir. türkiye'den getirdikleri müslüman eşlerini dil bilmez yol bilmez eve kapatır. sokağa çıkamasın diye cebine para koymaz. evde her türlü eziyet. o kendine güveni sıfırlanıp psikopata bağlamış kadınların yetiştirdiği ne almanca ne türkçe konuşabilen çoğu eğitimsiz çocuklar her yerde. (çünkü okullardaki öğretmenler almanca konuşamayan çocuklarla uğraşmak yerine onları alt seviye okula gönderiyor.) olmayanları da var tabii ama çoğunluk böyle. o kadar zavallı ve kangren bir kültür. kendine en ağır hakaret edenlere oy verir sonra da ar, namus, dinime hakaret diye hıncını heykel yıkmaktan çıkarır...

gunun sarkisi


I love your eyes, my dear Their splendid sparkling fire When suddenly you raise them so To cast a swift embracing glance Like lightning flashing in the sky But there's a charm that is greater still When my love's eyes are lowered When all is fired by passion's kiss And through the downcast lashes I see the dull flame of desire Lyublyu glaza tvoi moj drug S igroj ih plamenno-chudesnoj Kogda ih pripodymesh' vdrug I slovno molniej nebesnoj Okinesh' beglo celyj krug... No est' sil'nej ocharovan'ya: Glaza, potuplennye nic V minuty strastnogo lobzan'ya I skvoz' opushchennyh resnic Ugryumyj, tusklyj ogn' zhelan'ya. Lubię oczęta twe, kochanie, Ich blasków zmienność tajemniczą, Gdy je podnosisz niespodzianie I niby modrą błyskawicą Ogarniasz ziemię aż po kraniec. Lecz i silniejsze są doznania: Wdzięk oczu skromnie opuszczonych W szalonej porze całowania I spod cienistych rzęs osłony Posępny płomień pożądania. Amo tus ojos, mi amor su esplendido fuego chispeante cuando de repente los levantas para lanzar una rapida mirada que envuelve como relampagos destallantes en el cielo pero hay un encanto que es mayor todavía: cuando los ojos de mi amor se cierran cuando todo es encendido por besos de pasion y a traves de las pestañas inclinadas veo la llama apagada del deseo.




Monday, December 3, 2007

everybody is politically correct, everybody and it is getting more and more boring

Mark Wallinger has been named the winner of the Turner Prize for his replica of the one-man anti-war protest in Parliament Square, State Britain.

Wallinger first made the shortlist in 1995, but lost out to Damien Hirst.

He was favourite to win the prize for his £90,000 installation, which recreates everything from Brian Haw's protest in Parliament Square in 2001.


Every detail was copied from his tarpaulin shelter and tea-making area to the messages of support and hand-painted placards.

http://news.bbc.co.uk/2/hi/entertainment/7124575.stm

Berlin Alexanderplatz REMASTERED Istanbul'da

istanbul goethe 25. ölüm yıldönümü nedeniyle
Fassbinder'in Berlin Alexanderplatz REMASTERED'ını gösterecekmiş.
15-16 Aralık. kaçırılmamalı.

istanbul'da oluyor bilgisini makedonya'dan topluyoruz

eipcp'nin transform sayfasinda okuyunca bu ne ola diye bir arastirma yaptim. istanbul'da dogu avrupa ve ortadogu kultur ureticilerinin katildigi buyuk bir toplanti yapilmis british council'in organizasyonuyla 24 – 27 Kasim 2007'de. bilgisini ancak makedonya british council'in sayfasindan bulabildim. turkiye'den kimler katildi bilmiyorum, umarim 2010 ekibi degildir. her gun contemporary istanbul haberi okuyacagima boyle onemli toplantilar hakkinda bilgilenmeyi tercih ederim acikcasi.

mesele su imis:

The Space - Creating The Space in up to twenty cities in the region where the first three strands of activity come together and interconnect.

The very next activity is a unique British Council event called “The Space” which will take place in Istanbul, Turkey, from 24 – 27 November 2007. Macedonia will be represented by two delegates. Central to this event will be the use of Open Space Technology – a lively and interactive method of stimulating dialogue and learning – where participants set the agenda and deal with their most important issues. This is an extremely dynamic way of discussing difficult questions and turning talk into action in a very short space of time.

We’ve asked Lee Simpson of the internationally renowned and award-winning UK theatre company, Improbable – who are pioneers in the use of Open Space Technology in the arts in the UK – to facilitate the event in Istanbul and to help us explore our central question of “How Can We Work Together to Achieve Our Goals?” Improbable have facilitated “Open Space” events for major clients including the Arts Council in England and the London International Festival of Theatre and are thrilled to be playing a part in our new regional initiative.

The beauty of “The Space” is that none of us know where it will lead but we all stand to benefit from the creative energies that it will release


Branka Ćurčić'in toplantıyı anlatan yazısı "How Can We Work Together to Achieve Our Goals?" icin:

http://transform.eipcp.net/correspondence/1196672361

Saturday, December 1, 2007

ines doujak-naturegemalde

www.krobathwimmer.at






wishin on a star

ordumuzun bas sarkisi: ne varsa bende var

"Teröristler üzerine bölgeye yakın durumda bulunan ateş destek vasıtaları ile yoğun bir uygulama yapıldı."
operasyonlar baslamis, gonuller huzura ermistir heralde.
nitekim son zamanlarda facebook'da gordugum baska bir profil resmi
beni iyice endiselendirdi. musul kerkuk'un dahil oldugu bir turkiye haritasi!
hassasiyet seviyesi yukseldikce suur seviyesi de dusuyor.

Tuesday, November 27, 2007

annapolis'de baris gorusmeleri ote yanda la haine, reloaded, again paris

The violence was set off by the deaths of two teenagers on a motorbike who were killed in a crash with a police car Sunday night. The scene, with angry youths targeting the police mostly with firebombs, rocks and other projectiles, was reminiscent of three weeks of rioting in 2005.

But senior police officials warned that the violence was more intense this time.

“Things have changed since 2005,” said Joachim Masanet, secretary general of the police wing of the UNSA trade union. “We have crossed a red line. When these kids aim their guns at police officers, they want to kill them. They are no longer afraid to shoot a policeman. We are only on the second day since the accident, and already they are shooting guns at the police.”

http://www.nytimes.com/2007/11/28/world/europe/28riot.html?8au&emc=au

The woods are lovely, dark and deep. But I have promises to keep. And miles to go before I sleep. Did you hear me butterfly?...























Stuntman Mike
: [screams from his car] I'm sorry!
Kim: What?
Stuntman Mike
: I didn't mean to, I was just... playing around!
Zoë: Oooh, he was playing around...
Kim: BUT I AIN'T PLAYING WITH YOU!
[hits Stuntman Mike's car]

Monday, November 26, 2007

world's number 1 transsexual at cahide!





kacirmisiz tuh
www.amandaleporeonline.com

styleislam

viyana'dan bir arkadasim yollamis.
soyle diyor websitesinde:

StyleIslam ist nicht nur Top Street- und Casualwear für junge Leute mit Attitude,
sondern steht auch für Hilfsbereitschaft und Brüderlichkeit.

Alle Verkäufe unserer Produkte gehen anteilig an die Hilfsorganisation „muslimehelfen“ zugunsten von Aidswaisen in Afrika. Gefällt euch unserer Style? – dann tut euch und den Hilfsbedürftigen etwas Gutes und bestellt euch den StyleIslam!

http://styleislam.com/?Motive

Sunday, November 25, 2007

toplumbilim gorsel kultur sayisi 22

nermin saybasili'nin editorlugunu yaptigi, iki yildir bekleyen yayin en sonunda cikmis.
baglam yayinlari sagolsun viyana'ya kadar gonderdi dergileri.
dergide irit rogoff'un "engendering terror" (nermin'in destegiyle) ve simon harvey'in "desire on the frontier" metinleri benim cevirim...

Friday, November 23, 2007

free school for art theory and practice

The art of the monologue - seminar by Chus Martínez and Dora García

free school for art theory and practice

The December 2007 seminar of the Free School for Art Theory and Practice launched by tranzit.hu will be held by Chus Martínez, Spanish Curator and director of the Frakfurter Kunstverein, and Dora García, Spanish artist, living in Brussels.

In the seminar the lecturers will investigate the institution not only as a place where to present and discuss contemporary art production but as a complex social situation that demands interpretation. In the hope of provoking a vivid discussion they include such topics for investigation like delinquency and exhibition making, the residency as occupation of a place, writing as a tool, as well as the situation of medium size institutions and projects versus the museum or the kunsthalle.

Keynotes for discussion
“The art of the monologue
The expansion of culture as a new form of the entertainment industry has transformed the space in which artists but also curators operate… If you operate ignoring the parameters of cultural politics you risk to look like the family run-shop next door to the supermarket. It is pointless to compete for the same social ground as the supermarket… Clearly we need a different space, a new cultural ecology. At the same time we are so focused in protecting our corner that few energies are left to start this grand exploit. That is why we propose to look at a master of the stand-up comedian business. Performed night after night a monologue can affect the unaccustomed ear…

Lenny Bruce
Lenny Bruce, the Jesus Christ of stand-up comedy, —who suffered prosecution between 1961 and the moment of his death in 1966 because of the defiant, daring and truthful (obscene for his enemies) character of his uncompromising texts, his absolute refusal to accommodate to political correctness or convention or decorum, and because of his reciprocal empathy with the most radical 60´s counterculture— is presented as a case study for the complex relationship between artist and audience.
The stand-up artist who started his monologues in the 60´s with sentences such as "I am going to piss on you" (receiving cheers and roaring applause from his audience as answer) or "I am going to forbid entrance to my shows to anyone younger than 20 or older than 40", or yet "I cannot speak to an audience older than 60. To anyone older than 60, the only thing I can think of saying is "No, thank you, I have already eaten""… or –and this is the last quote- "I know they have placed an undercover Jewish cop in the audience, to find out if I am obscene when I speak Yiddish", this stand up artist is a model, as said, of the complexities of the feedback between artist and target group.
The fracture between the institution (in the form of censorship, government, newspapers, police), the artist (Lenny), and the audience (clearly divided between the loyal, the unbeliever, and the outraged), can be easily translated into today´s institutional critique landscape. The idea is to do so while commenting on some of the most revealing and witty pieces of Lenny´s monologues”.

Dialogues/Tanzquartier Wien

gorelim ogrenelim performans meselesinin kendi performativity'si nasil arastirilir...

DIALOGUES
A project by Tim Etchells and Adrian Heathfield

Thur. 22 – Sat. 24 Nov. 2007
The Dialogues series, curated by Tim Etchells, the creative head of the legendary British performance group Forced Entertainment, and Adrian Heathfield, the internationally renowned scientist and curator, is the continuation of their intensive analysis of the ambivalent tension between creativity and critical analysis. In Dialogues they explore the importance of the lecture performance for knowledge production in performance art. Paradigmatically, they not only present two lecture performances, but in a ten-hour marathon they also create direct encounters between artists, thinkers and curators, which is at the same time intended to be serious and playful, organised yet uncontrolled. Variants of public discourse are rehearsed around art and performance, with games and rules of relationships being explored on the basis of the most penetrating and productive questions. Dialogues produces the emotions of a live encounter within the boundaries of experience and thought.



TIM ETCHELLS (UK) / ADRIAN HEATHFIELD (UK)
The Frequently Asked

Concept: Tim Etchells (UK) und Adrian Heathfield (UK) video: Hugo Glendinning (UK) with Jonathan Burrows (UK), Matthew Goulish (USA), Lin Hixson (USA), Janez Janša (SLO), Joe Kelleher (UK), Bojana Kunst (SLO), Alastair MacLennan (UK), La Ribot (E/CH), Boyan Manchev (BG/F), William Pope.L (USA), Goran Sergej Pristaš (HR), Alan Read (UK), Irit Rogoff (UK), Rebecca Schneider (USA)

What has performance got to do with survival? What place do feelings have in art? Sixteen frequently asked experts from performance and other branches pose frequently asked questions on contemporary art. The spectrum of these questions includes the experimental and metaphysical, the practical and the hypothetical, the mundane and the absurd. The total playing time of The Frequently Asked lasts ten hours – a marathon in the formation of dialogue pairs each followed by discussion. The audience can join in the discussion and come and go at any time.
Etchell’s and Heathfield’s play of questions makes good what Vilém Flusser already noted 20 years ago: “And no longer discourse but dialogue will structure future culture; that is, no longer ‘progress’ but mutual encounter.”

Sa 24. Nov. 13.00 – ca. 23.00 h
Tanzquartier Wien / Halle G

Thursday, November 22, 2007

oda projesi revisited

isim calmanin bu kadari:
www.odaproject.com

kucuk devletler

ferhat kentel'in bugunku yazisi
bana cikmaz demeyin
sansinizi deneyin
milli piyango

Sunday, November 18, 2007

BAS'da uretime devam



















BAS
Meşrutiyet Caddesi No 92A
Tünel Beyoğlu
Tel: 2122459024
www.b-a-s.info

info@b-a-s.info

www.turkiyedepunkveyeraltikaynaklarininkesintilitarihi.com

BUMED dergisinde Bienal Roportaji (Derya Ozdemir ile Email uzerinden)

1- 10. Uluslararası İstanbul Bienali'nin sloganı "İmkânsız değil, üstelik gerekli: küresel savaş çağında iyimserlik". Sanat iyimser olmalı mı?

Hou Hanru iyimserlik derken guncel sanatin icinde tasidigi donusme/donusturme enerjisine isaret ediyor. Cunku bugun gercegin colundeyiz, yasadigimiz gerceklik bize alternatif direnis alanlari sunamiyor. Guncel sanat ise bu noktada cok onemli bir aktor haline geldi, sanatcilar islerini bugunun bilgisini uretmek uzere tasarlarken baskin global soylemlerin satir aralarini okuyorlar. Boylelikle de super ADSL hizinda yasadigimiz toplumsal, tarihsel, ekonomik sureclerin arasinda nefes aralari yaratmaya calisiyorlar. Ne yazik ki Bienal'in reklamlarini hazirlayanlar Hanru'nun kavramsal cercevesinin ozunu algilamadan Bienal'i "Sanat Hic Bu kadar Iyimser Olmamisti" sloganina indirgediler. Bienal'in kamusal alanda boyle yuzeysel bir sloganizmle ortaya cikmasi ve meselenin icinde olmayanlar tarafindan bu cumleyle hatirlanacak olmasi uzucu.

2- Gecegezenler iyimser mi?

Gecegezenler adi uzerinde gece ortaya cikan gezgin bir hayalet proje. Gece ortaya cikan tekinsizdir, huzursuzluk verir; ama ote yandan da gunduz aslina farkina varilmayacak seyleri ortaya doker. Biz Hanru'nun Elektronik Imge DaZiBao'sunu Istanbul baglamina adapte etmeye calisirken bu ruh halinden yola ciktik. Bu yuzden Gecegezenler dogasi itibariyla "ayin karanlik yuzu". Yine de programlarimizi olustururken hep hitap edecegimiz kitleyi goz onunde tuttuk, dilimizin mumkun oldugunca acik bir dil olmasina ozen gosterdik. Ote yandan da programin televizyonlarin prime time zamaninda gosterildigi goz onune alinmali. Uzerinde durdugumuz meselelerin populist medya gundeminin disinda oldugunu, konusulmayan, gorulmek istenmeyene al attigini soylemek gerek. Cunku bugun medyanin populist soylemi bu ulkede insanlari kiskirtiyor, dusman gosterilen hedeflere resmen saldirtiyor. Sanat/kultur ureten insanlar olarak bu duruma karsi tavir gostermek ve pozisyon almak cok onemli.

3- Gecegezenler, deyim yerindeyse, Çin Kültür Devrimi'nden ithâl "dazibao" kavramını İstanbul'a adapte etmeye çalışan bir proje. Bu kavramı İstanbul ile, proje üzerine çalışan beş eş küratörü birbiriyle ve yaratıyı Hou Hanru'nun beklentileriyle uzlaştırmak sıkıntılı bir deneyim olmalı...

Aksine cok besleyici bir deneyimdi. Bugun kollektif tavir uretmek en anlamli duruslardan biri. Biz de farkli altyapilarimizla gecegezenler'de bir araya geldigimizde proje dahilinde hem bir arada hem ayri olarak soz soylememize olanak verecek bir ortam yaratmamiz gerektiginin farkindaydik. Hanru bize sadece projenin ana fikrini ve akabilecegi "en fazla bes dakikalik video", bir saatlik video programi formatini verdi, gerisi bize ait. Kritik olan, DaZiBao fikrini bugunun Istanbul'una kuratoryel bir pozisyon dahilinde adapte edebilmekti.. O yuzden herkesin durusunu, sivriliklerini icinde barindirabilecek ve anonimlestirebilecek bir program cercevesi yarattik. DaZiBao geleneginde birbirinin uzerine eklenen elestirel ve anonim beyanatlar acik bir sosyal/yazili diyalog platformu olusturmus. Video cabuk uretilen, cabuk cogaltilabilen haliyle bugun ozellikle youtube, myspace gibi siteler uzerinden boyle bir islev gormeye basladi. gecegezenler sanatci olan/olmayan ayrimi yapmadan sanal ortamlardaki bu iletken durumu "bahce sinemasi" programina yansitmaya calisti. Bilinmeyen genc isimleri, festival festival dolasmayan, kizgin ve tam da kizgin oldugu icin umutlu videolari bir araya getirdi. Mesela Kara Haber Atolyesi gibi sosyal farkindalik yaratma pesindeki bir grubun bu projeye bircok video gondermesi cok kiymetliydi. Töre cinayetleri, tecrit, travesti saldirilari, aktivist gruplarin eylemleri. Bunlari programa dahil ederek bir sosyal/gorsel diyalog kurmaya calistik. Bir de projenin sehirle farkli bir iliski kurmasinda ise Rotterdamli kollektif Bikvanderpol'un katkilarini unutmamak gerek. Yaptiklari detayli mekan arastirmasiyla ve sectikleri gosterim mekanlariyla bizim de sehre farkli bir hissiyatla yaklasmamizi sagladilar.

4- İstanbul'daki sergi alanlarının yetersizliği ilk İstanbul Bienallerinde tarihi mekânların kullnımını zaruret kılıyor. 10. Uluslararası İstanbul Bienali sergi mekânları ise kentsel dönüşüm projesinin tehdidi altındaki mekânlarda gerçekleştiriliyor. Bu tercih kentsel dönüşüme karşıt bir söylemi gündeme taşıyabiliyor mu?

Yakin zamana kadar tarihi lokasyonlar Bienal mekani olarak kullanilmaya devam etti. Bunu acikca kiransa 9. Bienal oldu. Basindan tarihi mekanlarin secilmesi ise sergi alani yetersizliginden cok o zamanlar guncel sanat uretimi, tartismasi ve sergilenmesi simdiki kadar yaygin olmadigindan kamuya kendini daha yakin kilmak icin bir bilinenden baslama cabasi, bir bellek yaratma cabasi, gecmis ve simdi arasinda bir baglanti kurma cabasiydi. Dedigim gibi yakin zamana kadar bu kullanim devam etti ve oto oryantalizmi bikmadan, usanmadan yeniden uretti. Onemli bir soru, Istanbul bugun nerede yasiyor, kalbi nerede atiyor, gecmisiyle bugunu nerede hesaplasiyor? Ayasofya, Yerebatan'da mi yoksa Deniz Palas'ta mi, Akm'de mi? Benim cevabim ikincisi. Kentsel "aynilastirma" projesi Istanbul'un gelecegini etrafindaki pek cok "ucuncu dunya" ulkesi sehrinin gelecegiyle bagliyor. Istiklal Caddesi, mesela, giderek kendi karakterini yitiriyor, dunyanin her yerinde bulunabilecek bir alisveris caddesine donusuyor pitir pitir cogalan global marka dukkanlariyla. AKM'nin yerine kimbilir hangi sirket bir konferans/otel/alisveris merkezi dikmek istiyor. Gelecegin projelerini gosteren birtakim mimari kitaplarda Haydarpasa'nin yerinde palmiye seklinde gokdelenler var. Bir de vahim Sulukule projesi var, saymakla bitmiyor. Demin de dedigim gibi guncel sanat artik bugunun bilgisini yeniden uretiyor; 10. Uluslararasi Istanbul Bienali icin AKM, IMC gibi kritik mekanlarin secilmesi tam da bu sureclere isaret etmesi acisindan cok onemli. Cunku Istanbul megapolunde her sey kolay unutuluyor. Tartismalarin nasil evrilecegini Bienal sonrasinda gorecegiz.

5- Hou Hanru - Bienal rehberi önsözünde- 10. İstanbul Bienali için "Yeni kentsel hayat üretimini amaçlayan bitmeyen bir makine" ifadesi kullanıyor. Sizce bu amaç gerçekleştirilebildi mi?

Bence bu ifadeyi gerceklestilecek bir amac degil, ortaya atilmis bir ongoru olarak okumak gerekir. Hanru Istanbul'la boy olcusmeye calisan degil, Istanbul'da yasayan ve nefes alan bir Bienal uretmek istedigini soyluyordu. Gece programlari ve performanslar, sehrin degisik noktalarindan secilen lokasyonlar hepsi bu yonde tercihler. Ben kendisinin iyi bir lokal arastirma yapmis olmasina ragmen Istanbul'la yeteri kadar zaman geciremedigini dusunuyorum. Bu da en cok is yerlestirmelerinde kendini gosteriyor. Ote yandan dunya genelinde Bienaller pek cok politik ve finansal aktorun rol paylastigi kurumsal bir makineye donusmus durumda. Yazilan metin ve yapilan sergi arasinda her zaman fark oluyor.

6- Bienal'de yer alan işler düşünce özgürlüğü, kentsel dönüşüm, militarizm ve milliyetçilik gibi meseleleri mercek altına alıyor. Bu yönüyle kamuoyunda alternatif bir tartışma ortamı yaratabiliyor mu?

Marmara Universitesi Guzel Sanatlar Fakultesi Dekani'nin yaptigi cikisla bir anda ilgili ilgisiz herkes Bienal hakkinda yorum yapti. Bienal Kemalizm tartismasinin bir uzantisi haline getirildi. Bircok blogda ve haber sitesinde Hanru'ya son derece irkci bir dille yaklasildi. Ote yandan bu bildiri bir universite fakultesinin ozgur bir dusunme ve uretme alanindan cok devlet ideolojisinin uzantisi haline gelmis oldugunu gosterdi ki, bu son derece vahim.
Türkiye AKP'nin yeniden ve ezici çoğunlukla iktidara gelmesiyle birlikte neo liberal politikalarla demokratik katharsisini yaşama süreci arasında kısılıp kalmış noktada. Tam da burada lokal modernite deneyimlerini her zamanki gibi buhranlarıyla tanımlamaktan çok küreselleşme politikalarının tüm dünyada yarattığı açmazların ışığında görmesi gerekiyor, diye anliyorum ben Hanru'nun soylediklerini. Teorinin pratige donusup donusmedigini sorgulayabiliriz. Tabii buradaki tartismalarin yayilabilmesi ve donusebilmesi icin etkin aracilara, yazarlara ihtiyac var. Turkiye'de ise belli birkac gazete ve belli birkac yazar disinda Bienal elestirel baglamda yeteri kadar yazilip cizilmiyor. Populer basina baktiginizda Hincal Uluc hala Bienal'in gereksizliginden dem vuruyor.

7- Beral Madra, İki Yılda Bir Sanat Bienal Yazıları adlı eserinde Bienal'in amacının uluslararası çağdaş sanatı ülkemizde, ülkemiz çağdaş sanatını uluslararsı ortamda tanıtmak olduğunu belirtiyor. 1. İstanbul Bienal'inden bu yana geçen 20 yıla bakarak bu amacın gerçekleştiğini söylemek mümkün mü?

Disaridan bir Avrupa Birligi projesi olarak bakilmis olsa da, Istanbul Bienali bugun Turkiye'de guncel sanat uretimi ve tartismalarinin bu boyuta gelmesindeki en onemli aktorlerden biri. 20 yil boyunca pek cok yeni kavram ve sanatciyla Bienalimiz sayesinde tanistik. Bugun guncel sanat aleminde Istanbul deyince akan sular duruyor, kulaklar dikkat kesiliyor. Istanbul Bienali ise 1. Dunya ulkeleri disinda gerceklestirilen saygin bir Bienal olarak soz sahibi oldu. Turkiyeli sanatcilar, kuratorler dunyanin cesitli yerlerinde sergilerde yer aliyorlar. Ote yandan Istanbul ismini kullanip kendine rant saglamak isteyen birtakim yabanci sergiler de oluyor. Bunlarin bir tanesi "Istanbul Now" adi altinda Viyana'da bir galeride gerceklestirildi. Bazi cok saygin sanatcilarin islerini resmen heba etmisler, anlamadan okumadan cercevelemisler.

Bizim su anda sanat/kultur uretimi icersindeki aktif bireyler olarak yapmamiz gereken ise Bienaller ile gelen sureclerimizi daha fazla icsellestirmek, daha fazla tartismak, daha zengin bir kritik guncel sanat yaziminin olusmasina ortam hazirlamak. Kisacasi Bienalimizi bizzat kendimiz beslemek.

unutmadan

New Prospects on Ambiguous Grounds: Turkish Cinema Now

ArteEast has teamed up with Altyazi monthly cinema magazine based in Istanbul to present a special issue on contemporary Turkish cinema, composed of essays that highlight significant tendencies and propose a broad picture to understand recent advents in Turkish cinema. Authored by the editorial board members of Altyazi, the essays offer a thematic and contextual framework on issues such as the new blockbusters, auteur filmmaking, the search for identity in city and province, the questions of nation and nationalism and film culture in contemporary Turkey. Altyazi’s special CinemaEast issue is the first extensive publication on new Turkish cinema put together by Turkish film critics for international festival audiences.

Edited by Ovgu Gokce Produced by Ovul Durmusoglu in coordination with Nadir Operli

Special thanks to Firat Yucel

and the writers

Enis Kostepen, Zeynep Dadak, Gozde Onaran, Senem Aytac, Berke Gol, Firat Yucel





Lambdaistanbul Hafriyat Karakoy'de!

"Cesitli disiplinlerden sanatcilar tarafindan olusturulan Hafriyat uzun
senelerdir sokaga ve gundelik hayata bakarak sergiler/ soylesiler
duzenleyen, kataloglar yayimlayan bagimsiz bir inisiyatif. Grubun 2007
Mayis'inda 'Cesitli Sanatlar Alemi' sifatiyla actigi mekani Hafriyat
Karakoy onumuzdeki Nisan ayinda Lambdaistanbul LGBTT Dayanisma
Dernegi'nin cagrisiyla yeni bir sergiye ev sahipligi yapmaya
hazirlaniyor.

Sergi, toplumsal cinsiyet ve heteroseksizm kavramlari cercevesinde
LGBTT bireylerin kimlik politikalari, yasam deneyimleri ile maruz
kaldiklari baskilar ve bu baski karsisinda gelistirdikleri direnis
pratiklerini sanat yapitlariyla sorunsallastirmayi hedefliyor. Gerecle
ilgili olarak bir kisitlama bulunmamaktadir: onerilecek yapit ve
projeler resim, heykel, desen, kolaj, video, grafik, performans, ses,
yerlestirme veya herhangi bir disiplinden olabilir.

Mekanin fiziksel kapasitesi nedeniyle ne yazik ki kisitli sayida
eserin sergide yer bulabilecegini saniyoruz. Ancak sergi icin onerilen
tum yapit/ projeler bir blogta toplanacak ve Lambdaistanbul'un
arsivinde belgelenerek herkesin erisimine acik olacak.

Toplumsal cinsiyet ve heteroseksizm kavramlarina duyarligi olan ve bu
baslik altinda is ureten veya uretmek isteyen herkesin katilimini
bekliyoruz!

Bizimle lambdahafriyatta@lambdaistanbul.org adresi araciligiyla
iletisime gecebilirsiniz.

http://www.art-hafriyat.com/

http://www.lambdaistanbul.org/"

demis Lambdacilar. mesele hassas. umarim sadece sonuca degil surece de dahil bir seyler cikar. merakla takipcisiyim.

cok gidilesi

Translate: The Impossible Collection, Part 1

“The Impossible Collection” is a project taking place within the framework of a larger group of events under the leading title “Translate. Beyond Culture: The Politics of Translation”, initiated and theorized by the European Institute for Progressive Cultural Policies [eipcp] www.translate.eipcp.net .

The project is aimed at reframing the collection of the Wyspa Progress Foundation through innovative curatorial practices. The team of curators consists only of international guests in order to approach the artworks from the perspective from outside and to achieve the form of display that targets beyond just a representation of artists and subjects.

Curator as Translator: Where have all the workers gone … When will we ever learn?

Workshop with Boris Buden and Stefan Nowotny

Participants: Dorothee Bienert , Galit Eilat, Livia Paldi , Els Roeland, Alina Serban , Simon Sheikh , Aneta Szylak , Antje Weitzel , Louisa Ziaja

Date and venue: 22-23 November, WYSPA Institute of Art, Gdansk

There is always trouble with a historic place. Even if we can easily identify with its auratic quality, we might be deeply disappointed by its narrative one: yes, it is great to be here, but why actually? Why is the shipyard in Gdansk so important? Communism ended here. Yes, but what started here then? The workers won their freedom here. But where did they disappear thereafter? History happened here. Only never to happen again?

Every answer is automatically followed by another question. The reason is obvious: there is no master narrative to forever fix the meaning of a historical event. Neither is there a subject of history to make experience of it. What we have instead is cultural memory. It never recalls the event in its alleged original meaning, but rather through different forms of its cultural articulation, in short, through its cultural translations: the culture of everyday life, cultural effects on gender formation, literary and visual culture etc. This is where this atmosphere of uncanniness evoked by historical places comes from. They are familiar yet strange because we always perceive them in a (cultural) translation of what imbues them with the current meaning, namely the original event. The workshop will deal with this problem in the form of short presentations and a discussion.

The performance by Elzbieta Jabłonska will take place within her own installation “Kitchen”, from 2003, reconstructed at Wyspa Institute of Art at the request of the “Translate: The Impossible Collection” event. This well-known and thoroughly discussed work is an oversized random kitchen in which both the artist and the audience can barely reach the top of the cupboard. It has usually been presented to date within the feminist framework. Here it appears in a new dimension, as a voice in the discussion about the status of an artwork, its materiality, issues of collecting and displaying a piece as well as the artistic escapes from this framework. This performance allows a new interpretation and recontextualization of artistic intentions and the very piece itself.

Curator: Maks Bochenek
Wyspa Institute of Art, 23.11.2007, 6p

MOBILE ARCHIVE is a project which arose at the Israeli Center for Digital Art in Holon . The archive contains more than 1,200 titles, including works by Israeli and international artists who have exhibited at the Center and works by artists who have contributed works over the years.
Archive’s aim is to present contemporary artistic practice. The video archive focuses on the presentation of local and regional (Near East) works, the exchange of information and knowledge, and the promotion of Israeli artists abroad.
The idea of the Mobile Archive surfaced during several conversations on the idea of bringing the archive to the Kunstverein in Hamburg and how it could function there out of its original context. The question was how to make the archive dynamic and valuable to the local audiences at both ends.
From Hamburg , the Mobile Archive moves to Wyspa and then to other art institutes that will also contribute work to the original collection. The mobile archive will travel for three years in European, Balkan and Middle Eastern countries, before it returns to Holon .
In Wyspa Institute of Art, the collection will be enlarged by video works made by Polish artists. To make the viewing much more comfortable, it will be possible to sit and watch the chosen works. it is presented in Gdansk as a part of “The Impossible Collection” The archive touches upon the issues of accumulation, status and distribution of artwork though the archival forms that differ from that of the collection idea.

Curator of Polish contributors and coordinator: Ola Grzonkowska
On view: 23rd November –15th December 2007

Tue-Wed, Fri-Sun, 12.00-18.00


Thursday, November 15, 2007

girls just wanna have fun!















sa 17. november ab 22 Uhr

*tanzen im transporter* paris - istanbul
djs jane birkin & 33-tours

transporter bar
margaretenstraße 54
1050 wien


ovul d und bernadette freuen sich wenn ihr kommt!

alice

marc camille chaimovicz- enough tyranny recalled 1972-2006






iceride roxy music esliginde danset, uyu, banyo yap, balik besle, suslen, yine danset. galerie giti nourbakhsch berlin'den enstalasyon fotolari. daha da merak ederseniz guzide afterall yayinlari'ndan cikan yeni kitabi Marc Camille Chaimowicz: Celebration? Realife by Tom Holert