


Yael Bartana, Gregg Bordowitz, Heman Chong, Ciprian Muresan, Deimantas Narkevicius, Redza Piyadasa, Pushwagner, Anatoli Osmolovsky, Mona Vatamanu & Florin Tudor
Curated by Cosmin Costinas
june 15 - july 27
opening reception saturday, june 14, from 6pm to 9pm
+ at cine 13
11am
Interventions by Sven Luetticken and Simon Sheikh.
1pm
Screening of the film «Fast Trip, Long Drop» (1994) by Gregg Bordowitz
with an introduction by the artist.
(on the other days, the film will be shown in the space of Kadist Art Foundation
at 2pm, 4pm and 6pm.)
The Attali Report (or the Report of the Commission for the Liberation of French Growth), commissioned by President Sarkozy, was published half a year ago, provoking a long series of discussions, mainly confined to the French public arena and mainly focused on the report's concrete proposals, set to implement a neoliberal model for the French economy and society. But the Attali Report is a surprisingly interesting text, especially in its emphatic high brow literary introduction, being one of the first major instances where the neoliberal system is asserted beyond the rather discreet discourse of the "necessary reforms" through which it has insinuated itself since the eighties. It is now invested with the value of a concrete historical paradigm, of a describable era of revolutionary novelty, making the Attali Report a relevant document for the current attempts to imagine a dominant narrative representing and organizing the scope of our global system.
However, this exhibition is neither about the Attali Report nor is it a report itself. It does, nonetheless, try to unfold fictions and images that offer an insight on different narratives that have been overlapping for the past decades in our thinking of politics, at different times and in different localities. It refers to the disintegration of the communist utopia and some images, passions, stories and reactions that came along with this process; it visits the meeting of fiction and Utopian thinking on both sides of the Iron Curtain; it mentions some processes of exoticization and nation building; it acknowledges the formation of communities of struggle and resistance.
But the works don't passively present such narratives, they alter them and participate - albeit indirectly - to their fabrication. The exhibition works at this point of interaction between story telling and political imagination, a knot that encapsulates the political potential of art as an agent of representation. It brings together these occurrences and positions, sometimes contradictory, sometimes doubtful and sometimes passionately engaged and determined.
The reference to the Attali report on the state of France, a highly specific and local anchor, is used to take the discussion into a wider perspective, to mark the moments and the blockages - as well as some parallel areas of articulation - that have contributed to the current crisis in the imagination of a language and a scope for politics.
The exhibition is accompanied by interventions of writers and critics and by a film program that reiterates a few lines of the exhibition, using the cinematic language and its potentials.
Accompanying program
Friday, June 20, 8pm
«Agitators» (1971) by Dezso Magyar.
«Family Nest» (1979) by Bela Tarr.
Sunday, June 22, 8pm
«I am Cuba» (1964) by Mikhail Kalatozov.
Tuesday, June 25, 8pm
«Out of the Present» (1995) by Andrei Ujica.
The film program and the talks will take place at the cinema Ciné 13,
located in the vicinity of Kadist Art Foundation.
Ciné 13
1 ave Junot
F-75018 Paris
Phone : +33 1 42 51 13 79
http://www.cine13-theatre.com/
The exhibition is generously supported by Plan B, Cluj; OCA - Office for Contemporary Art Norway, Oslo; Royal Danish Embassy in Paris; Lithuanian Institute, Vilnius.
İtham Ediyorum / Emile Zola
Söylenen şu: Eğer başörtü meselesi gündeme gelmeseydi kapatma davası olmazdı. Peki kırk yılını geride bırakan kötülükle yaşamak nereye kadar sürecek acaba. Unutun bu konuyu dense de ben yine de örtülü gerçeğin örtüsünü az da olsa aralayan bir araştırmadan sözetmek istiyorum.
Hazar Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneğinin ANAR’a yaptırdığı araştırma doğrudan ve sadece başörtülü kadınlarla ilgili yapılan en kapsamlı araştırma. İnsan gücü ve ekonomi açısından kayıpları sayısal olarak bulgulamada bazı eksiklikleri olsa da yaşanan travmayı ve ayrımcılığın boyutlarını sergilemesi açısından önemli bir çalışma.
Türkiye’nin merkez illerinden 1112 denekle yüz yüze mülakatla yapılan araştırmanın sonuçları, üzerinde çok kapsamlı analizler yapmak için zengin veriler sağlıyor. Zaten kitapta uzmanlar tarafından yapılmış bazı çözümlemeler ve yorumlar mevcut.
Araştırmaya göre yabancılaştırıcı bir terim olarak türban, kadınlar tarafından pek de kabul görmemektedir. Deneklerin büyük çoğunluğu başlarına örtükleri nesneyi başörtüsü olarak değerlendirirken sadece % 6’sının türban olarak tanımlaması türban kelimesinin suçlama ve dışlama aracı olarak yasakçılar tarafından üretildiğini gösteriyor. Ayrıca % 97.7’si dinin emri olduğu için başını örttüğünü söylemiş. Büyük bir çoğunluk da küçük yaşta annesinden görerek örtmüş. Bu da siyasal simge olduğu iddiasını yanlışlıyor.
Yasak nedeniyle başörtüsünü açmak zorunda kalan kadınların % 70.8’i kişiliğinin zedelendiğini, parçalandığını, % 63.2’si kendini hakarete uğramış hissederken, deneklerin % 46.9’u başını her açtığında bundan utanç duyduğunu belirtmiş. Bu arada % 11.2’si ailesinden, % 21.2’si ise akrabalarından başını açması hususunda baskı görmüş.
Yasağın yarattığı ruhsal travma da son derece çarpıcı. Kadınların % 66.5’i medyanın olumsuz tutumu nedeniyle onurunun incindiğini, % 63.8’i ülkesine, % 60.6 ‘sı hukuka olan güveninin sarsıldığını, % 54.1’i suçlu muamelesi gördüğünü ve buna çok üzüldüğünü, % 45.7’si kendini diğer insanlara kıyasla fazla baskı altında hissettiğini belirtmiş.
Deneklerin % 4.5’luk bölümü hariç, geri kalanları başörtüsü yasağı nedeniyle, çeşitli sosyal mağduriyetlere uğradıklarını düşünmekte. Bu bölümdeki rakamlar hem ayrımcılığın boyutlarının hem de başı açık hizmet vermenin her zaman yansız ve hak ve adalet duygusu içinde olmanın garantisi olamayacağının göstergesi. Deneklerin uğradığı en yaygın mağduriyetler : kamu kurumlarında diğer vatandaşlara göre farklı muameleye uğramak(% 51.5), sorun yaşama ihtimaliyle belli ortamlara gidememek(% 50.6), bazı toplum kesimleri tarafından dışlanmak(% 36.5). Azımsanmayacak sayıda insan da başını örttüğü için sokakta taciz ve hakarete uğramış(% 28.1). Ayrıca deneklerin dörtte biri de okulda taciz ve hakarete uğramış.
Yasak nedeniyle eğitimine devam edemeyenlerin % 60’ı lisans ve lisansüstü eğitimini yarıda bırakırken, % 24.6’sı üniversite sınavına bile girememiş.
En ürkütücü sonuçlardan biri de yasak yüzünden kaybettiği hakları geri almak için deneklerin % 16.6’sı yargıya başvururken, % 76.2 si buna gerek görmemiş, gerekçe olarak da yargının tarafsız ve adaletle hüküm vereceğine güvensizliğini göstermiş(% 62.8).
Bütün bu sıkıntılara rağmen yasağın sonuç almak açısından da başarısız olduğu görülüyor. Çünkü başını tamamen açanların oranı sadece 1.2 iken, çoğunluk başörtü yerine geçmesini umarak peruk bere şapka gibi nesnelere yönelmiş.
Bu arada %77’lik bir gurubun kadının başını örtmeden de dindar olabileceğini söylemesi, başörtülü kadınlardaki esnek bakışın, bir arada yaşamak için gerekli anlayış ve toleransa sahip oluşlarının göstergesi.
Araştırmanın içimizi en çok acıtması gereken verisi ise “başörtüsü yasağı olmasaydı hayatınızın daha farklı olacağını düşünüyor musunuz” sorusuna verilen cevapta çıkıyordu karşımıza. Kadınların % 93.9’u bu soruya evet cevabını vermiş. Demek ki gelecekleri, hayalleri, rüyaları çalınmıştı ve biricik hayatlarına yapılan bu acımasız müdahaleye, toplumsal barış adına sessizce katlanmak zorunda kalmışlardı.
BİRAZ DAHA CESARET
Bu gerçeklik karşısında irkilmeden hiçbir şey olmuyormuş gibi davrananlar, ağır eşitsizliği ve ayrımcılığı görmezden gelerek bunun nesi sorun diyenler, her çözüm önerisini ayrışma kutuplaşma bölünme kelimelerini dolaşıma sokarak gündemden uzaklaştırma yoluna gittiler. Gerekirse bu çatışmaları üretebiliriz alt okumalarını da çağrıştıran bir dille hem de.
Bu durum karşısında hiçbir tevile yol açmayacak şekilde hemen şimdi yasağın kalkmasına destek veren az sayıda yazara karşılık, demokratlıktan da vazgeçmek istemeyen kimileri, doğrudan karşı çıkmasalar da çeşitli çekincelerini dile getirdiler : zamanı değil, bu mesele ülke sorunları sıralamasında ilk üçte geçmiyor, meclisin yüzde sekseni yasağın kalkmasını onaylasa da geri kalanlarla konsensüs gerekir, son insan ikna oldu mu, başı açıklardan özür dilediniz mi, onların geleceğe ilişkin korkuları giderildi mi, bu işler aceleye gelmez, önce ekonomi, önce harekat, önce mutabakat, bir seçim daha geçsin, ya bir partiye yararsa, kışın olmaz, yaz uygun değil, dört mevsimin dışında bir zamanda olmalı, yangından mal mı kaçırıyorsunuz derken kırk yıl geçivermiş. Bu en az üç nesil demek. Üniversiteyi terk etmek zorunda kalmış binlerce insan nine oldu. On bin civarında genç kız gezegene dağıldı, dünyanın geri kalan yerlerinde özgürce eğitim alabilmek, bir şeyler öğrenebilmek için.
Bütün gerekçelere rağmen çözüm için harekete geçilince bahaneci dil sertleşiyor : siz bizim kim olduğumuzu biliyor musunz, bizim istemediğimiz hiçbir şey olmaz, Adnan Menderes’in akibetini hatırlayın söylemi.
Tek tip ve yekpare bir düşünce atmosferine alışmış, farklı görüşler olmasını, fikir ayrılıklarını çatışma, bölünme, çatlak ses ve nifak olarak algılayan kimi elitlerin aksine, aydınlanmış insanlar, bunu normallerin kırılması, vizyonun genişlemesi, ufkumuzun açılması, eşitliğin kurulum sancısı, farklılıkların barış içinde temsili ve kamu alanının zenginleşmesi olarak değerlendiriyor.
İnsanların gözlerini kaçırmadan birbirlerinin yüzüne bakarak konuşmalarının zamanı geldi. Yasak aslında kardeşlik duygularımızı işbirliği ve dayanışma ruhumuzu öldürerek başka çatışmalara da zemin hazırlıyor, Doğu’da ve Batı’da birlik ve beraberlik için fikir üretmeye kullanacağımız enerjiyi zayıflatıyor. Bölgedeki işgalcilerin çıkarlarına çalışıyor her yasakçı jakoben, bilerek ya da bilmeyerek.
Baskın Oran bir yazısında Avrupa’da bir üniversite öğrencisinin kılık kıyafetine karışmaya kalkan birini hemen müşahede altına alırlar diyordu. Bu Asya Amerika Afrika Antartika Ekvator ve Avustralya için de geçerli. Bunun üstüne söz söylemeye gerek yok sanırım. Ne ile mücadele edildiği çok açık.
(Bu yazı Birikim’in Mart 2008 sayısında yayınlanan yazımdan bir bölümü içermektedir.)
signal has been malmö's most important independent initiative. with their archive of malmoe based artists, with their good exhibition and seminar programs. now they are on the edge of closing down. malmö's contemporary art scene lost a lot after rooseum, signal should stay and go on!
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Dear friends, collegues and audience
We would like to start by thanking you all for the fantastic year 2007 and spring 2008 embodying a most diverse and exciting program featuring international artists including Adam Chodzko and Lisi Raskin; the Evening Salon at Signal guested by artists, poets, dancers, filmmakers and historians; the formation of Malmo’s own Complaints Choir together with the artists Tellervo Kalleinen and Oliver Kochta-Kalleinen; and the exhibition TWENTYFOURSEVEN that examined current labour policies. Furthermore we were happy to host the Iaspis recidency of artist, curator and writer Julie Ault with whom we developed the exhibition Wet and Wild: The Spirit of Sister Corita, about the outstanding artist, printmaker and nun Corita Kent. Signal recently presented the exhibition What’s in it for You? Plenty! The practice of Sister Corita at JET in Berlin and our current exhibition To Square Light features among others the artist Morgan Fisher.
Petition in support of Signal!
Signal has gained a wide recognition nationally as well as internationally for the ambitious program presented over the years, but is now facing an uncertain future.
Due to unsufficient public funding Signal will be forced to close down in 2009. We don´t want this to happen and therefore ask for your support.
We hope that you would like to sign this petition and would be greatful to receive a few words stating why the program and activities of Signal are important.
Please send your name and support statement to: info@signalsignal.org
Thank you!
Carl Lindh, Emma Reichert, Fredrik Strid, Elena Tzotzi
/ SIGNAL
![]() |